7 Mayıs 2011 Cumartesi

TÜRK GİYİM TASARIMININ TARİHİ KAYNAKLARI

 

Prof. Önder KÜÇÜKERMANMimar Sinan Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü Başkanı



1729 yılında yapılan "Surname-i Vekbi"den, sultana ait atlar ve görevli giyisilerinden bazı örnekler
Anadolu, tarihin ilk günlerinden bu yana giyim tasarımı ve tekstil açısından zengin doğal kaynaklara sahip olmuştur. Bu kaynaklar yardımıyla her türlü giyim için gereken her malzeme ucuz olarak sağlanabilmiştir. Ayrıca Anadolu, coğrafi konumundan ötürü, doğu-batı-kuzey-güney yönlerindeki dört değişik üretim ve tüketim zincirinin bağlantısının sağlanmasında önemli bir düğüm noktası görevini yapmıştır. Bu nedenle tarih boyunca önemli ulaşım, ticaret ve kültür akımlarının tam ortasında bulunmuştur. Birçok bölge ve şehir bu uzun süre boyunca giyim sanayii konusunda ayrı ayrı özellikler taşıyan ürünleriyle rekabet gücüne sahip olmuştur.

Öte yandan Anadolu, yine dört bir yandan gelen göçlerle her zaman zengin bir kültürel kimlik taşımış ve bu yönde özgün ürünlere sahip olmuştur. Ama tekstil ve giyim ürünleri, hem zengin kültür miraslarıyla, hem de rekabet gücüne sahip olan üretimiyle, Anadolu'da neredeyse birer giysiden daha çok, görsel bir iletişim dili biçimine dönüşmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde de, giyim önemli bir tasarım öğesi olarak kabul edilmiştir. Hatta tekstil ve giyim, özellikle bu iletişim dili açısından üzerinde çok durulan ve devlet düzeyinde titizlikle denetlenen bir konu olmuştur.Bugünkü anlamıyla "Moda" demek olan "Kıyafet"in üretiminin planlanması, normların, kalitenin, fiyatın denetlenmesi, tasarımın yönlendirilmesi amacıyla her zaman en üst düzeyde girişimler sürdürülmüştür. Bir anlamda üretim ve tüketimin dengede tutulması için sistemler geliştirilmiştir. Ancak 1800'lü yıllarda, batıdaki Sanayi Devrimi'nin ülkeye girişi ile yine önce asker sonra halkın giyim tasarımının değiştirilmesi ise dolaylı olarak dokuma ve giyim sanayii açısından büyük ve karmaşık projelerin de başlatılmasını gerektirmişti.

İşte bu nedenledir ki ülkedeki büyük sanayileşme hareketinin ilk girişimleri de 19. yüzyılda dokuma ve giyim konusunda başlatılmıştı. Başta İstanbul olmak üzere birçok bölge bu yönden desteklenmiş, dönemin en gelişmiş fabrikaları kurulmuş, giyimdeki yenilikler ülkede yaygınlaştırılmıştır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu'ndan Cumhuriyet dönemine geçildiğinde de aynı yöndeki sanayileşmenin geliştirilmesi için çok yönlü destekler sağlanmış, giyim değişiklikleri yapılmış ve bu yöndeki yatırımlara devlet yine öncülük yapmıştır.
Yukarıda çok kalın çizgilerle belirtilen uzun geçmişin sonucunda, Anadolu'nun hemen her bölgesi kendi kaynaklarından elde ettiği gelenekleriyle birer tekstil potansiyeli oluşturmuştur. Bu potansiyel içinde, kültürel özellikleri ağır basan küçük ölçekli üretim yanında, en ileri düzeyde ve uluslararası normlarda rekabet gücüne uzanan geniş kapsamlı ve uyumlu bir üretim sanayii zinciri elde edilmiştir. Öte yandan Anadolu'nun binlerce yıllık geleneklerine dayanan bir görsel dil hazinesi olan dokuma ve giyim sistemleri, bugünkü anlatımla, her an değerlendirmeye açık, uluslararası ortamın normlarına etkili olabilecek çok zengin bir moda ve tasarım kaynağı ansiklopedisi gibidir.

İSTANBUL'DA KUMAŞ ÜRETİMİ VE KIYAFET DENETİMİ

Osmanlı İmparatorluğu döneminde insanların değişik özelliklerine göre tanımlanmasında, giyim sistemi çok önemli bir görsel iletişim dili olarak kabul edilmiş ve bu yönde tanımlamalar ve tasarımlar gerçekleştirilmiştir. Bu ilkeler öylesine kesin olarak uygulanmaktaydı ki, belirlenen tasarım üzerinde herhangi bir şekilde yapılan en küçük bir değişiklik bile hemen uyarılmaktaydı.

Bu ilgi çekici durumu görebilmek için, kumaş üretimi ve kıyafet denetimi ile ilgili kararlar ve bu düzenlemeler hakkındaki belgelerden birisini izlemek yeterlidir. Örneğin, 1564 yılında, İstanbul'daki kumaş tezgahlarına ait bir karar şöyledir

19.yy.'da kullanılmış olan ipek gelin kıyafeti
(Sadberk Hanım Müzesi, Envanter No : 1788-K.294 ab)
...Adı geçen büyük şehirde altın veya gümüş telle dokuma yapılan, sırmalı ve gümüş telle kumaş ve kumaş işlenen tezgahlar çoğalarak, bunların sayısı kontrol altına alınamaz duruma gelerek, bu tezgahlarda dokunan kumaşlar değiştirilerek, ibrişimleri düzeltilmeyerek çeşitli hile ve dalavereye girişmişlerdir. Bu doğrultuda bir takım şeylerin geciktirildiği belirlenip yüce fermanımla bildirilmiştir. Üç yüz on sekiz tezgah tespit edilmiş ve adı geçen tezgahların sahiplerinden, yararlı olan ve güven veren üstatlardan yüz adet tezgah belirlenerek, sürekli olarak kabul edilenlerin kaldırılmamasını emir buyurdum ve Dergah-ı Muallam çavuşlarından Şücca Zeyd Kadir'e verilmesini emrettim.

Bu konuya özellikle büyük bir dikkat ve özenle bizzat kendin gözleyesin. Adı geçen tezgahların sahiplerinden kiracı olup, tezgah karşılığında akçe ile kira verenlerin dışında, mal sahibi olup, güven veren üstatlardan yüz tezgahı belirleyip, bunların nerelerde bulunduğunun, sahiplerinin isimlerini yazarak bir defter oluşturup, imzalayıp makamıma göndersin.

Ayrıca geri kalan ne kadar tezgah varsa tamamını kapatıp, adı geçen kumaşların düzeltilmesi ve korunması için, kararlaştırılan tezgahlarda işlenen altınlı kumaşlara devlet hazinesine ait damga vurulsun. Damgasız olanların alınıp satılmasına izin vermeyip, bilirkişi kabul edilen silahdarlarımdan Çerkes Hüseyin gözetiminde "seraser" denilen altın veya gümüş telle dokunmuş kıymetli kumaşın işlenip tamamlandıktan sonra otuz beş altından aşağı alınıp satılmasına izin vermeyesin. Tamamını, yukarıda adı geçen çavuşuma damgalatıp damgasız olanları sattırmayasın ve bundan sonra bu "Hükm-ü Hümayun"umu sicil defterine kaydettirip, aksi davranışlara izin vermeyesin. Bunu böyle bilesin.

Osmanlı İmparatorluğu'nun üst düzey yönetici giyisilerinden örnekler

1850'de bir hanım giyisisi. Tekstil ve giyim ürünleri, Anadolu'da hem bir kültürel kimlik, hem de zengin bir iletişim dili oluşturmuştur.
OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA GELENEKSEL GİYİMİN DEĞİŞİMİ VE MODA

Çuha: Her Zaman Çok Aranılan Bir Kumaş
Kelime anlamı yünlü dokuma, yünlü dokumadan yapılan giysi olan çuha, yüzyıllar boyunca hem yerli olarak üretilmiş, hem de ithal edilmiştir. Çuha, çoğunlukla cepken, yelek, çakşır, kaput gibi erkek giysilerinde kullanılmıştır. Öte yandan, Avrupa'dan İngiliz ve Fransız tüccarlar tarafından ithal edilen kumaşlar, deniz yoluyla İstanbul'a taşınıp çuhacı esnafına devlet kontrolü ile satılmaktaydı. Böylece çuha ve çuhadan yapılmış elbiselerin satışında haksızlığın önüne geçilmekteydi.
19.yy.'da kullanılmış olan "Canfes Üçetek"
(Sadberk Hanım Müzesi, Envanter No : 2654-K.72)

Askeri giyimde kullanılan çuha ihtiyacı ise yeniçeriler döneminden bu yana belirli sistemlere bağlanmıştı. Başta yeniçeriler olmak üzere, bütün kapıkulu askerlerine kişi başına on arşın çuhadan oluşan bir kat giyim verilirdi. Selanik'te dokunan mavi renkli bu asker çuhaları, İstanbul'da Beyazıt'taki Darphane'nin bulunduğu "Simkeşhane"deki ambarlarda bulundurulmaktaydı. Askere çuha dağıtımı, bir gelenek olarak her yıl ramazanda kadir gecesi başlar, üç gün sürerdi. Görevleri İstanbul'a uzak olan yerlerdeki askere de çuha yerine para olarak değeri ödenirdi. Bunun adı "Çuha beha" idi. Ayrıca çuha ile birlikte astarlık bez, sarıklık tülbent ve donluk, gömleklik bez dağıtılırdı. Yüzyıllar boyunca, şehir ve kasaba delikanlıları arasında da bir kat çuha elbiseye sahip olmak önemli bir olaydı. Hatta yaşlı, dul, zengin İstanbul yosmalarının, yalın ayaklı, yarım pabuçlu, kaşı gözü yerinde, eli ayağı düzgün ve bıçkın takımından delikanlıları elde etmek için, onlara bir elmas "gül yüzük", gümüş yahut altın "koyun saati" armağan edip ve mutlaka da çuha elbise "kestirip diktirdiği" bilinmektedir .

Çuha üretimi açısından ülkenin geleneksel sanayii ile Avrupa'daki sanayii devriminin yeni ve kaliteli ürünleri arasında daima bir rekabet bulunmaktaydı. Yerli olanlar genellikle Ankara, Tosya, Koçhisar ve Selanik'ten sağlanmaktaydı. Avrupa kaynaklı olanlar ise İngiliz "Londura", Fransa'nın Paris ve Carcassone bölgesinde üretildiği için "Karkaşone", İtalya, Floransa'dan gelen "Florentin" olarak iç piyasada bilinmekteydi. Aslında bu büyük ticaretin geniş ve çok yönlü bir düzenlemeyle gerçekleştirilmiş olduğu anlaşılıyor. Örneğin Fransız olanın İngiltere'de Hollanda malı olanın birçok ülkede taklit edilerek ithal edildiği bilinmektedir. 18. yüzyıl başlarında Carcassone'da, büyük bir kısmı Doğu Akdeniz için üretim yapan otuz üçü önemli boyutta, yüz elli çuha fabrikası bulunduğu anlaşılmaktadır .
Osmanlı İmparatorluğu'nun bir müzik grubu ve giyisileri

III. Selim döneminde 1790'lı yıllarda "Yeniçeri Ocağı" yerine kurulan "Nizam-ı Cedid Askeri"nin değişen giyisileri ve büyük hacimli bir dokuma ve giyim sanayiinin kurulmasını gerektirmişti.
Gerçekte başlangıçta askeri açıdan bir yenilik olarak ortaya çıkmış bulunan "Yeniçeri" sistemi zaman içinde dokuma ve giyim sanayi açısından ilginç gelişmelere de neden olmuştur. Yeniçerilerin giysilerinde çeşitli özellikler bulunmaktaydı. Örneğin törenlerde, alay başlığı olarak kullanılan başlık "Kalafat" olarak isimlendirilmişti. Aslında kalafat günlük hayatta her kademedeki herkesin giydiği, çuhadan yapılan, paralel dilimli ve üstü geniş bir başlıktı ve üzerine de yine paralel ve dilimli tülbentler sarılmaktaydı.



Anadolu'daki eski giyim sistemlerinin çok derin kaynakları bulunmaktadır. 1850'lerde şeker satıcısı
[/td] [td] Ama genel olarak askeri sistem bugünkü anlamda organize edilmiş bir dokuma sanayiinin ürünlerinden oluşan bir "üniforma" tanımından çok, küçük ve yerel kumaş tezgahlarının geleneksel ürünlerinden oluşmaktaydı. O yüzden Osmanlı ordusundaki askeri giysiler, büyük bir renk ve biçim zenginliği içindeydi. Hatta bu giysiler, askeri fonksiyonlardan çok, bir tür "Görsel Sembol Sistemleri"ne dönüşmekteydi. Askeri giysiler bir tür aşırı mesaj yüklenmişti ve sanki birer marka, hatta amblem biçimini almaktaydı. İşte bu nedenle III. Selim döneminde batıdaki Sanayi Devrimi'nin ortaya çıkardığı yeniliklerin ülkede uygulanması hareketleri başlatıldığı zaman, yeniçeri ordusunun mevcut özellikleriyle geliştirilmesinin mümkün olmadığı açıkça görülmüştü. Bu düşünceden yola çıkarak "Nizam-ı Cedid" (Yeni Düzen) adı altında bütünüyle yeni bir askeri sistem oluşturulmuştu.

Böylece Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk kez, "üniform" olan bir askeri giyim tasarlama girişimi kararı alınmıştır. Ancak bu "üniform" giysinin tasarımı için gereken standartlardaki değişik kumaşları sağlamak ise daha büyük bir sorun olarak ortaya çıkmıştı. Çünkü eski giyim sistemi, imparatorluğun her yöresindeki yerel dokuma atölyelerinin, geleneksel kimliğini taşıyan kumaşlarıyla kolayca sağlanabiliyordu. Üstelik böylece hem o bölgedeki genel üretim canlı tutuluyor, hem de özel bir dokuma sanayii kurmaya gerek kalmıyordu. Aslında III. Selim döneminde Avrupa'ya ve oradaki Sanayi Devrimi'nin yeniliklerine karşı Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük ilgi duyulduğu bilinmektedir. Örneğin, bu tür girişimlerden birisi 1791 yılında Viyana'ya sefir olarak gönderilen Ratip Efendi'den, siyasi görevi yanında Avusturya'nın bütün müesseselerini görüp incelemesi ve bunlardan padişahı haberdar etmesinin istenmiş bulunduğu biliniyor .

Ratip Efendi, çeşitli raporlarında "İç ticaretin ve yerli sanatların gelişmesi ve milli servetin yabancı ülkelere gelişigüzel akışına engel olunmasını önerir. Bu amaçla, başta Padişah olmak üzere herkesin memlekette dokunan kumaşları giymesi gerektiğini" söyler. Ayrıca Hint kumaşı yerine Bursa, İstanbul, Halep, Şam kumaşlarının kullanılması konusunda herkese yasak getirilmesini önerir. Ama bu arada Ratip Efendi'nin şu gözlemleri ise çok ilgi çekicidir. "Kişiler hangi kumaşı isterse giyer ve isterse söyler, yer, içer ve gezer...Hiç kimse ona karışmaz...ve evlerine, dükkanlarına, bineklerine ve mal ile mülklerine müdahale ve taarruz edemez".

Aynı şekilde Paris elçisi Seyyid Ali Efendi'den de ilgi çekici gözlemlerle dolu bilgiler gelmektedir. "Bu tarafta (Paris'te) akçe su gibidir, ama herifler buluyor ve harcıyor". Paris sefirliğinde bulunmuş Halet Efendi de padişaha Avrupa'daki yeni sanayi gerçekleri hakkında ilginç gözlem ve önerilerde bulunmaktadır. "...Sermayeyi arttırmaktan başka bir şeyleri yok. Alim Allah, öyle sanıyorum ki, bir imkanla üç dört yılda yirmi bin kese akçe bulunup, çuha, fağfur, kağıt, enfiye, billen için beş fabrika ile coğrafya bilimi ve yabancı dil için bir okul yapılsa, beş sene içinde hiçbir devletin tutulacak bir şeyi kalmaz. Bütün ticaretin sürekliliğinin temeli bu beş maddeden ibarettir..." 18. yüzyıl başında "Hüseyin Paşa Çıplağı" modası

III. Selim döneminde 1792-1803 yılları arasında kaptan paşa görevinde bulunan Hüseyin Paşa tarafından kurulan ve tasarımı oldukça garip olan giysileriyle "Hüseyin Paşa Çıplağı" adıyla anılan bir "Tersane askeri" sınıfı ortaya çıkarılmıştır. Kasımpaşa'da tersanedeki kaptan paşalık sarayında kurulan bir muhafız ve merasim kıtası "Kaptanpaşa Çıplağı" olarak da isimlendirilmiştir. Hüseyin Paşa bu kıtayı kurarken, en seçme yapıdaki gençleri toplamış ve henüz tam olarak bilinmeyen bir nedenle bunlara bıçkın kıyafeti giydirmişti. Çıplaklar, beyaz ve kısa bir "diz çakşırı" giymiş, bellerine kırmızı kuşak sarmış, kuşaklara da bir çift tabanca ve uzun bir bıçak takmıştır. Çıplak gövdeleri üzerine sırma işlemeli kırmızı çuhadan kolsuz bir yelek giyer. Başlarına mavi top püsküllü kırmızı Cezayir Fesi takarlardı. Çavuşlar ise külah üzerine şal sarık sarmıştır. Bu grubun yalın ayakları çıplak, bacakları çıplak olarak Kaptanpaşa Divanhanesi'nde "dayı çalımı" ile dolaştığı da anlaşılıyor.

OSMANLI ORDUSU'NDA "NİZAM-I CEDİD" VE YENİ BİR GİYİM SİSTEMİ

III. Sultan Selim döneminde batıdakilere benzer olarak kurulan "Nizam-ı Cedid" Askeri'nin üniforması, gerçekte yeni bir giyim sisteminin tasarlanması anlamında olmuştur. Ancak bu yenileştirme yapılırken, gerek eski yeniçerilerin, gerekse halkın tepkisinden çekinildiği için batıdaki askeri giyim tasarımlarının tam aynısının uygulanmamış bulunduğu anlaşılıyor. Nizam-ı Cedid Askeri, gerçekte bir muhafız kıtası gibi kurulmuştur. Büyük rütbeliler başlarına kırmızı renkli "Bostancı Baratası", küçük rütbeli subaylara beyaz renkli barata giydirilmişti. Bunların alt kenarına dört parmak kadar kalınlıkta kara kuzu postu çevrildiği için baratalara kalpak da denilmekteydi.

Neferlerin giysisi ise ceket görünümündeki düz yakalı bir bluzdu. Önden ve gizli düğme ile iliklenen bluz-ceketin beline bir palaska takılmış, bu palaskaya da sol omuz üstünden bir meşin "hamaylı" eklenmiştir. Kırmızı çuhadan kesilmiş bu bluz-ceketin kolları dar ve uzundu. Palaska altında kalan etekleri de potur üzerine dökülmekteydi. Şalvar ve çakşır yerine de, biçim bakımından biraz pantolona yaklaşan ve "sıkma" denilen bir potur giyilmekteydi.

Küçük rütbeli subaylar, önden düğmeli, düz yakalı beyaz bir bluz-ceket üstüne çapraz iliklenen haki renkli "fermene" giyip, bluzun eteklerini potur içine alarak bellerine kırmızı kuşak sarmışlardı. Sağ omuzdan atılan ince bir "hamaylı" ile kılıç takılmakta, bacakları haki renginde sıkma geçirilmekteydi. Bu giysiler ressam Brindizi'nin kıyafet albümünde çok ayrıntılı olarak görülmektedir .

19.yy.'a kadar Osmanlı Askeri düzeni içindeki "Yeniçeri Ocağı"nın giyisileri küçük ölçekli yerel dokuma ve dikim atölyelerinin geleneksel ürünleriyle "çok renkli görsel bir iletişim sistemi" olarak gerçekleştirilmekteydi.


1826 yılında 500 yıllık "Yeniçeri Ocağı"nın yerine kurulan yeni askeri düzenin çok büyük ölçekli giyim değişikliği, başta "Feshane Fabrika-i Hümayun" olmak üzere, en gelişmiş teknikleri kullanan dokuma fabrikaları ve "Dikimhaneler" yardımıyla tasarlanıp üretilmiştir.


1867 yılında İngiltere'ye davet edilen Osmanlı Hükümdarı Sultan Aziz şerefine verilen bir baloda
Askeri Giyimin Yenilenmesi ve "Elifi" Şalvar

II. Sultan Mahmut dönemindeki kıyafet değişikliğinde "Elifi" denilen bir şalvar türü ortaya çıkmıştır. Üst kısmı pantolondan geniş, ama şalvardan dardır. Çünkü geleneksel şalvarların ağları çok aşırı geniştir. Önce askeri giyim olarak kabul edilmiş olan pantolon daha sonra memurlara da giydirilmiş, elifi şalvar ise "ulema" sınıfının giyimi olarak sürdürülmüştür. Elifi şalvar, yangın tulumbacılarının da giysisi olarak kullanıldığında "Yarım Fransız Pantolon" ismini de almıştır .

1808: "Sekban-ı Cedid" Askeri ve Yeni Bir Giyim: Şubara

1808 yılında Alemdar Mustafa Paşa'nın kısa süren sadrazamlığı döneminde "Sekban-ı Cedid" adı ile kurulan yeni asker kıtalarının giysileri ve başlıkları da tasarım açısından değiştirilmişti.

Daha önceleri "Nizam-ı Cedid" askerlerinin başlığı olan "Bostancı Baratası"nın başlığı olarak, ismi Slavca'dan gelen "Şubara" kullanılmaya başlanmıştır. Yuvarlak tepeli ve dilimli, çuhadan yapılmış olan bu başlık, hem "Nizam-ı Cedid"in yeniden kurulduğu fikrini vermemek, hem de yeniçeriden ayırt edilmek için seçilip tasarlanmış olmalıdır.

"Rumeli halkına mahsus şeşpare (Altı parça)'dan bozma şubara" denilen altı, yedi, sekiz dilimli kalpak, o dönem İstanbul halkının özellikle batıdan gelen her yeniliğe karşı gösterdiği olağanüstü ilgi nedeniyle birden büyük yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca, bu yeni askerler yüksek aylık alıyorlardı. O yüzden, bu başlıklar üzerine altın teller, şeritler eklenmeye başlanmış, tepelerine büyük inciler takılmış, pahalı şallar sarılmaya başlanmıştır. Kısacası, iyi aylık alan bu yeni askerler, özenle tasarlanmış ve pahalı giysileriyle bir tür moda yaratmaya başlamışlardı .

İşte bu düşüncelerle 1826 tarihli bir fermanla, yeni bir ordunun temeli atılır. Kısa süre içinde bin beş yüz kişilik bir alay, Süleymaniye Camii'nin önünde eğitime başlar. Beyazıt'taki eski saraya "Bab-ı Seraskeri" (Başkomutan karargahı) taşınır. Yeni ordunun tüzüğü yayınlanır. Tümü İstanbul'da bulunacak ve başlangıçta on iki bin kişiden oluşan ordu sekiz alaya bölünüp, her birinin başında birer onbaşı bulunacaktı. Yeni ordu İstanbul'da başarılı olunca bazı Vilayet Alayları kurulması kararlaştırılır. Bunlar İstanbul'dan gönderilen subayların denetiminde ayrı biçimde örgütlenmeye başlarlar. Bu yeni ordunun bütün silahı, techizatı ve giysileri İstanbul'dan geliyordu. Bu amaçla İstanbul'da Askeri Mühendishane , Alay Bandoları kurulur, asker aylıkları arttırılır. Daha önce zanaatkarların sağladığı her türlü askeri malzeme, ithalata bağımlı duruma gelince devlet fabrikalarının kurulmaya başlaması noktasına gelinir.

1827 yılında, üniforma, ayakkabı gibi üretimi yapmak üzere "Dikimhane-i Amire" kurulur. Bu giysilerin yapılacağı kumaşlar için de Üsküdar'da, İzmir'de kumaş fabrikaları açılır. 1835 yılında İzmir'de bir de Feshane kurulur. Yeniden düzenlenen "Tophane", Dolmabahçe'deki "Tüfekhane" 1830'da Bakırköy'de, 1838'de Yeşilköy'de kurulan "Baruthane-i Amire", hep bu yeni sanayileşme girişimlerinin birer büyük projeleridir .
Osmanlı İmparatorluğu'nun üst düzey yönetici giyisilerinden örnekler


Sultan I.Osman
1826'da Kullanımı Sona Eren Erkek Entarisi

Çok eskiden beri kadınlar tarafından kullanılan uzun, düz ve süsü bulunmayan entari, erkekler tarafından da kullanılmıştır. Bu giysi ev içinde ve doğruca iç çamaşırı üzerine giyilerek, yatarken kullanılmıştır. Bu nedenle gecelik entarisi olarak da isimlendirilmiştir. Entari, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasına kadar günlük hayatta, iş ve memuriyette erkekler tarafından da kullanılmıştır. Erkekler, entarinin altına şalvar ya da çakşır giymekteydiler. 1826 yılından sonra bu çok eski dönemlerden gelen giysi bütünüyle ortadan kaldırılmıştır. Ama yine de eski alışkanlıkla, erkeklerin gecelik entariyle sokağa çıkması az da olsa sürdürülmüştür. Yaklaşık yetmiş yıl kadar süren bu durum sonunda 1909 yılında ilk kez İstanbul'da Üsküdar'da erkeklerin gecelik entari ile sokağa çıkması yasaklanmıştır.

1830'lu Yıllarda Yeni Askeri Giysilerle "Zarif Paşa'nın Anıları

1816-1861 yılları arasında yaşamış olan "Zarif Paşa" yazdığı anılarında, 1830'lu yıllarda yenilenen askeri giysileri giyerek, doğuda görevlendirildiğinde başına neler geldiğini şöyle anlatır .

...Siverek'e gelindi. Aşiretin birisi çölleri zaptetmişti ve kendisine çöl padişahı derlerdi. Aşiretiyle gelip bizim askerin olduğu yere üç saatlik çöle yerleşti. Bununla dostluk kurmak gerekiyordu. Çünkü aşireti çok kalabalıktı, develeri gökteki yıldız sayısı kadar çoktu... Miralay buna bir zabit göndermek istedi, beni yolladı. Bir "kağıt" alıp gittim, çadırlarına yaklaştım. Araplar beni görünce bir "lululu" koptu, herkes atına bindi. Bir Arap gelip nereye gittiğimi sorunca Eyüp Bey'i görmek istediğimi söyledim. "Taal" deyip beni aldı Eyüp Bey'in çadırına götürdüler...Ne kadar Arap varsa beni seyretmeye başladılar. Çünkü üzerimde "sırmalı elbisem" vardı. Eyüp beyin elini öptüm, saygılar sundum. "Otur" diye yer gösterdi. "Benim otlaklarımı niye hayvanlarınıza yediriyorsunuz, buraların benim olduğunu bilmiyor musunuz? Sizin padişah çöllere karışmaz. Ama siz misafir gelmişsiniz. Eğer gelip görüşmeseydiniz hepinizi harap ederdim" dedi...

...Sonra "-Padişahınızın askerleri hep böyle mi giyerler?" diye sordu. "-Zabitler böyle giyerler, neferler başka türlüdür" dedim. Onun üzerine "-Sizin hiç utanmanız yok mudur? Böyle elbise mi olur? Her tarafınız görünüyor. Bir maşlah getirin" dedi. Bir maşlah getirip üstüme örttüler. Sonra, "-Bir daha gelirsen böyle açık gelme, maşlahla gel" dedi... Oradan kalkıp Urfa'ya geldim. Urfa halkı o güne gelinceye kadar hiç "Nizam Askeri" ve elbisesi görmemiş. Beni görünce bir alay ile paşa kapısına götürdüler. Nereye gitsem, çoluk çocuk ve karılar başıma toplanıp seyrediyorlardı...
[/td][/tr][/table][/td][/tr] [tr] [td] [table] [tr] [td][/td][td] Zarif Paşa'nın yukarıda izlenen anılarında da görüldüğü gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nun batılılaşma girişimlerinin ürünlerinden olan askeri giyimdeki değişiklikler ve yenilikler, birçok tepki görmekteydi.

1853 Kırım Savaşı ve Bahriye Neferi'nin Yeni Üniforması

Osmanlı donanmasının geleneksel Kalyoncu giysilerinin değiştirilerek yenilenmesi sırasında, kısmen İngiliz donanmasının giysileri model olarak alınmıştı. Ama kep yerine fes giyilip, bele de kalyoncu kıyafetinin bir anısı olarak kırmızı bir kuşak sarılmıştır. Denizcilerin bu giysileri 1908 yılındaki meşrutiyete kadar devam etmiştir. Bu tarihten sonra dönemin çağdaş donanmalarındaki değişikliğe uyularak ceket yerine baştan geçme bluz giyilmiş, yaka altına siyah kravat ilave edilmiştir.

İstanbul, genel olarak her türlü uluslararası ilişkilere açıklığı nedeniyle, her zaman giyimdeki yeniliklerin ilk kez uygulandığı, bir tür moda merkezi gibi olmuştur. Nitekim, Fransa'da 1850'li yıllarda moda olan bir balo tuvaleti, İstanbul'da ilginç bir nedenle "Malokof" olarak isimlendirilmiştir. 1855 yılında Kırım Savaşı'nın en şiddetli döneminde Rusların Sivastopol müstahkem mevkiinin en kuvvetli tabyası olan Malokof Tabyası'nın Fransızlar tarafından alınması haberi İstanbul'a gelince zafer şerefine Fransa sefarethanesinde bir balo verilmişti. İşte bu baloda İstanbul'da ilk kez görülen, çok sıkı ve belden aşağı kabarık olan tuvalet, beğeni uyandırmış ve "Malokof Tuvaleti" olarak benimsenmiştir. Kısa süre sonra "Malokof Fistan" ya da "Sepetli Fistan" olarak isimlendirilmiş ve yaygınlık kazanmıştır.

1854-1871 Yılları Arasında Topkapı Saray'ında Çalışan Bir Terzinin Kullandığı "Avrupa" Ürünler

Topkapı Sarayı Müzesi arşivi arasında bulunan ve 1853-1871 yılları arasında yazılmış olduğu bilinen bir not defteri, o dönemin saray giyimi hakkında çok aydınlatıcı ve ilginç bilgiler vermektedir . Bu defter "Üçüncü Kadınefendi Mahinev Hanım'a aittir ve terzi "Uzun Dimitri" tarafından yazılmış olduğu anlaşılıyor. Defteri tutan terzi 1854 yılında sarayda çalışmaya başlamış, 1871 yılında da defteri kapatmış ve bu süre içinde yapılan bütün masrafları da tek tek yazmıştır. İşte bu defterdeki bazı bilgiler yardımıyla dönemin değişim geçiren giyimi ve tasarım yenilikleri hakkında ilginç bir kesit izlenebilmektedir: Güvezi, Leylaki beyaz çiçekli basmasından iki entari dikildi. Düz "nevzuhur" harç tülbent astar harç dikildi: 370 kuruş. Uzun çift tülbentli, pervazlı bir hırka dikildi: 46 kuruş. Toplam: 456 kuruş (1854). Bir "Avrupa" (beden ve kolları dar, göğüsleri pek az açık, belden bir karış aşağı kadar etekli ve dönemin moda giysisi) "canfes" ve çevresi yaldızlı dantel ve harç. Tümü 155 kuruş (1855). "Güvezi" çağla beyazı sarılı yaldızlı bürümcükten bir entariye "Avrupa" hırkası dikildi, içine canfes, etrafı yaldızlı dantela harç: 430 kuruş. Çift tülbentli bir şalvar dikildi: 33 kuruş. Toplam: 463 kuruş (1855). "Kibriti" renkli (fıstık-saman rengi arası) kadifeden düz Avrupa harçlı bir entari dikildi. 180 kuruş (1857). Bu defterdeki notlardan 1850'li yıllarda henüz geleneksel giyim tasarımı normlarının korunmakta olduğu, ancak ithal sanayi ürünlerinin yani tasarımlarının da yavaş yavaş yaygınlaşmakta bulunduğu anlaşılmaktadır. Defterde sözü edilen "şalvari", "gömlek", üste giyilen "üç etek entari" ve kısa hırkalar gibi geleneksel giysiler yanı sıra "Avrupa Hırka", "nevzuhur harç", "Avrupa harç" gibi ürünler bunu desteklemektedir. Nitekim, elbise yapımında eskiden kullanılmış olan "diba", "kemha", "seraser", "atlas", "çatma" gibi kumaşlar defterde bulunmamaktadır. Bu defterdeki küçük notlar, saray kadınlarının giyiminde batı etkilerinin başlangıç yıllarını aydınlatmaları açısından önemlidir.

1860'larda Kışlık Askeri Giysi: "Avniye"

1861-1876 yılları arasında, Abdülaziz döneminde kukuletalı bir yağmurluk olan kaput çok yaygın olarak kullanılmıştır. Gerçekte eskiden beri asker ocağında kullanılmış olan kukuletalı yağmurluk, gocuk üzerinde yapılan değişiklikler ve kol eklenerek elde edilmişti. Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından hazırlatılarak ordu zabitan ve erkanına kışlık sokak giysisi olarak kabul edildiği için "Avniye" olarak isimlendirilmiştir. Devetüyü ve siyah renkli çuhadan yapılan, düğmeli, omuz ve yan dikişleri ve kol dikişleri çuhanın renginde şeritle çevrilmekteydi. İyi bir çuhadan yapıldığında çok uzun süre kullanılabilen ve "Alafranga" olmayan bir ürün olarak yaklaşık elli yıl kadar kullanılagelmiştir. Abdülaziz'in de "avniye" ile çekilmiş bir fotoğrafı bulunmaktadır .

Kadın Giyiminde "Yaşmak"

Osmanlı İmparatorluğunda Müslüman kadınlar sokakta "ferace" giydiklerinde, yüzlerinin ön kısmını örtmek için ince beyaz iki parçalı tülbentten oluşan ve yaşmak denilen bir sistem kullanmışlardır. Yaşmak, sadece gözleri açık bırakacak şekilde biri aşağıdan, diğeri de yukarıdan gelen iki parçadan oluşmaktaydı. Kapalı ve açık olmak üzere iki değişik türde uygulanan yaşmaklar, bu amaçla kalın ve ince tülbentler kullanılarak sarılırdı. Açık yaşmak, isminden de anlaşıldığı gibi, yarı şeffaf olan ince bir tülbentle bağlanmaktaydı. Özellikle alt yaşmak çok ince olduğu için adeta saydam bir durumdaydı . Bu yaşmaklar zaman içinde kolalanarak daha özenle kullanılmış ve bu gibi özel türler Saray Yaşmağı olarak tanımlanmıştı. Bu tür özel yaşmakların değişik yorumlarına bağlı olarak türleri de oluşturulmuştu. Bu tür özel yaşmakları en son kullanmış isimler Said Halim Paşa'nın eşi Emine ve Şair Nigar hanımlardır. Kapalı olan yaşmaklar öylesine koruyucu biçimlere dönüştürülmüştür ki, ferace ve yaşmak altında kadınların, kocaları tarafından bile tanınmayacakları kadar değişik türleri bilinmektedir. 1884 Yılı İstanbul Gazetelerinde Giyim İlanları Osmanlı Devleti'nin dokuma sanayiinin geliştirilmesi için gerçekleştirdiği girişimlerinin yanı sıra önemli ölçüde ithalat yapmış bulunduğu bilinmektedir. Bu gibi ithal dokuma ve giysilerin satış yeri ise, bugünkü Beyoğlu ve çevresiydi. 17 Ocak 1884 yılında Beyoğlu'nda Tünel yanındaki "A. Mayer ve Şürekası" tarafından "Tercüman-ı Hakikat" gazetesine verilmiş "Gayet Mühim İlan"da şöyle denilmektedir . Erkek ve kadınlar için bu seneye mahsus olarak Avrupa'dan ithal edilen müzeyyen, mütenevvi elbise...Bütün kostüm, pardösü, redingot, gecelik, alaturka setreler, kışlık palto, ropdöşambr, kürklü paltolar, pantolonlar, ceket, kadın mantoları, kalpak, baston, şemsiye, çorap ve fanila, mendil, yelpaze, boyunbağı, şal ve diğerlerinin en iyisi "fürüht" olunur.